• Gamze Akpul Tosun

Edinburgh Günlügüm

En son güncellendiği tarih: Oca 12



Iskoçya’ya gitmenin yıllardır hayalini kuruyordum. Ama hali hazırda sürekli bir Schengen vizem varken sıra bir türlü Ingiltere vizesi almaya gelemiyordu. Sonunda seytanın bacagını kırıp Ingiltere vizesi için basvuru yaptım. Vizem toplamda 16 günde çıktı ama 21 günü de bulabilecegi söylendi. Seyahatime sadece üç gün kala vizemin çıkması benim gibi pimpirikli bir gezgini germis olsa da sonunda altı aylık Ingiltere vizesini kaptım ve 2019’un son seyahati Ingiltere ve Iskoçya’ya oldu nihayet. Vizenin hakkını altı ay içinde verebilmek adına bir kere de Irlanda yapmak sart diye düsünüyorum :)








Gezi ve yeme/içme rehberine baslamadan önce birkaç temel bilgi vermek istiyorum sizlere… Edinburgh yürüyerek gezmesi çok rahat bir sehir ama soguk konusunda dikkatli olun ve çok sıkı giyinin bizim gibi kısın gidiyorsanız. Aralık ayında dörtte hava karardıgı için mümkün oldugu kadar erken kalkıp gün ısıgından faydalanmak sart. Iskoçya’nın da para birimi de Ingiliz Sterlini. 18. yüzyılın baslarında Ingiltere ve Iskoçya birleserek Büyük Britanya Krallıgı’nı kurmus. Britanya Adası’ndaki bu iki halk tarihte birçok kez savasmıs olsalar da sonunda uzlasıp birlesmeye karar vermisler. Daha sonradan da bildiginiz gibi resme Kuzey Irlanda ve Galler dahil olmus ve günümüzdeki Birlesik Krallık’ı olusturan dört ülke tamamlanmıs. Ingiliz egemenliginin basından beri Birlesik Krallık’taki etkisi gözle görülür boyutta. Lafı daha fazla uzatmayayım en iyisi. Iskoçya günlügüm baslıyor…



Türk Hava Yolları’nın direkt uçusuyla, esimle Londra’ya indik ve orada birkaç gün geçirdikten sonra Londra gezimize ara verip trenle Edinburgh’e geçtik. Büyük bavullarımızı Londra’da bıraktık, kabin bagajlarımız ve sırt çantalarımızla sabah yedi buçukta trene bindik. Tren yolculuklarını o kadar çok seviyorum ki. Insana, yani en azından bana hayal kurduruyor trendeyken camdan dısarıyı izlemek. Bir de tren hızla ilerlerken beynime çok yaratıcı fikirler üsüsüyor ve beni heyecanlandırıyor. Umarım o fikirlerin en azından bir kısmını hayata geçirebilirim. :) Binmeden önce istasyondaki Patisserie Valerie'den aldıgımız kruvasanları ve kahveleri mideye indirdikten sonra önceden yaptıgım Edinburgh arastırmasındaki gidilecek noktaları offline haritada isaretlemeye koyuldum. Isim bitince Ingiltere ve Iskoçya’da geçen ask romanıma kaldıgım yerden devam ettim. Bir kere aktarma yaptıktan sonra toplamda yaklasık bes saat süren tren yolculugumuz sona erdi ve Edinburgh Haymarket Tren Istasyonu’na vardık.

Edinburgh’e 24-26 Aralık’ta gidiyor olmak bizi biraz endiselendiriyordu çünkü tek tam günümüz Christmas’a denk geliyordu. Bir sürü yer kapalı olacaktı ama içimizi ferah tutmaya çalıstık. Bu konuya birazdan geri dönecegim. :)



Otelimizi, gitmemize birkaç hafta kala inanılmaz bir Black Friday indirimi yakalayarak booking.com’dan ayarladık. Hem merkezi, hem tren istasyonunun dibinde hem de çok güzel bir otel olan Leonardo Royal Edinburgh-Haymarket’ı sizlere siddetle tavsiye ediyorum. Christmas dönemi diye lobide sürekli sıcak çikolata ikramı yapan bir otelin kötü olma gibi bir ihtimali yok bence. :)))






Odamız henüz hazır olmadıgı için bavullarımızdan termal içliklerimizi alıp giydikten sonra bavulları otele emanet edip kendimizi Edinburgh sokaklarına attık. Ilk önce, St. Mary Katolik Katedrali’nin hem içini hem dısını görüp büyülendik. Ardından Scottish National Gallery of Modern Art’ın bahçesini ve ücretsiz sergilerini gezdik. Bu modern sanat müzesi iki binadan olusuyor; biz ikinci binayı gezdik ve çok keyif aldık. Sonra Dean Village’a yürüdük. Edinburgh bence Orta Çag sehrinin tanımı olabilir. Sokaklarda gezerken her an karsıma William Wallace çıkacakmıs hissine kapıldım. :) Sanki bir dönem filminin setindeymisim gibi hissettim yürürken. Dean Village’a vardıgımızda kartpostal gibi bir manzarayla karsılastık. Küçücük bir köy ama sayısız fotograf çekecek kadar fotojenik bir nokta. Leith Nehri’nin kenarına konumlanmıs, dogası ve huzuruyla insanı büyüleyen bir bölge ve kesinlikle Edinburgh’e gidenlerin mutlaka ugraması gereken bir yer. Renk renk evlerin birbiriyle uyumu çok hosuma gitti. 1800’lerde isçilerin yerlesmesi için insa edilmis bu evler. Evlerin en meshur olanı ise Well Court binası. Dean Village’a gelip de Dean Köprüsü’nü fotograflamamak, köprünün üzerinde yürümemek olmazdı tabii.






Bol bol fotograf çektikten sonra artık sehrin merkezine dogru yürüyelim dedik. Edinburgh’ün en hareketli ve ana caddelerinden olan Princes Street’e ulastıgımızda inanılmaz karnımız acıkmıstı. Bu caddede bir sürü kafe, restoran ve magaza bulunuyor. Princes Street’te biraz dolasıp ara bir sokaga girdik ve Five Guys’da bol kalorili bir öglen yemegi yedik. Sonra sehrin sokaklarında turlayıp önceden arastırdıgım kahvecilerden birine dogru yola koyulduk. Kahvecinin ismi Cairngorm. Minicik ama dünyalar tatlısı bir kafe. Kahvesi ve kahvelerinin sunumu harikaydı. Içeri sıgındık, yeni yıl planlarımızdan, hayallerimizden bahsettik Tolga’yla ve içimiz ısındı. Çıkısta Londra’dan asina oldugumuz, süsleme isini en iyi yapan restoranlardan olan The Ivy’nin önünde fotograf çektirdik. Yılbası süslemesi konusunda The Ivy zinciri çok basarılı. Instagram noktaları arayanlara duyurulur. :)




Sehrin en merkezi noktalarından biri Princes Street Gardens. Iki tane kocaman bahçeden olusuyor. Sehrin göbegindeki bu devasa yesillikte güzel havalarda uzun yürüyüsler yapmak eminim çok keyiflidir. Baharda veya yazın Edinburgh Kalesi’nin tablo gibi manzarası esliginde burada piknik yapmak harika oluyordur. Belki bir gün donmadıgımız bir mevsimde gidersek Edinburgh’e, biz de Princes Street Gardens’da yürüyüslerin, pikniklerin hakkını verebiliriz. Ama Aralık’ta buraya gelerek parkın Christmas versiyonunun bol bol tadını çıkardık en azından. Londra’daki kadar kapsamlı ve gösterisli olmasa da Edinburgh’ün de Winter Wonderland’i var ve Princes Street Gardens’ta kuruluyor. Kocaman bir dönme dolabın da oldugu bir eglence parkında ve çesit çesit yiyecek/içecek/hediyelik esyaların satıldıgı Christmas market’ta çok eglendik. Bol bol sıcak sarap, sıcak çikolata içtik. Parkın içerisindeki Scott Monument’ı da bu arada görmüs olduk. Iskoç yazar Sir Walter Scott’ın anısına insa edilen bu gotik yapı mutlaka gözünüze çarpacak. Gerçekten etkileyiciydi.





Uzun bir tren yolculugu, bütün gün yürüyüs, Christmas market derken aksam saatlerinde artık iyice yoruldugumuzu fark ettik. Otele dönüp odamızı teslim almadan önce güzel bir yerde yemek yiyelim dedik ve tercihimizi Ask Italian’dan yana kullandık. Yemeklere de ambiyansa da bayıldık! Içeri girer girmez bize kendilerinin yaptıgı ahududulu limonatadan ikram ettiler. Servis çok basarılıydı. Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra otele gidip odamızı teslim aldık ve tam anlamıyla ölü gibi uyuduk.



Sonra Noel sabahına uyandık. Biz genelde yurtdısındayken kahvaltımızı otel yerine dısarıda yapmayı tercih ediyoruz çünkü mümkün oldugunca fazla mekan görüp deneyimlemek istiyoruz. Ama söz konusu Christmas sabahı olunca açık bir mekan bulma isi oldukça zorlasıyor Avrupa’da. Tek tük açık olan mekanlardan biri Starbucks oldugu için otelden çıkar çıkmaz solugu orada aldık. Size kalabalıgı ve sırayı anlatamam. Bütün turistler oraya akın etmis bizim gibi. Neyse bir sekilde karnımızı doyurduktan sonra soguk ama en azından günesli bir günün tadını çıkarmak için kendimizi sokaklara attık yine. Bu seferki hedefimiz eski sehir bölgesiydi. Hem yeni hem eski sehirler UNESCO Miras Listesi’nde. Eski sehir sokaklarına adım atar atmaz sanki Orta Çag’a ısınlandık. Eski ve yeni sehir arasındaki yükseklik farkı sebebiyle sehrin birçok noktasında iki tarafı da birbirine baglayan merdivenler bulunuyor. Bunlardan biri The News Steps. Merdivenlerin orada fotograf çektikten sonra The Royal Mile’a dogru yola koyulduk. Gönül isterdi ki sehrin meshur müzelerini gezelim ama maalesef Noel sebebiyle Scottish National Gallery ve National Museum of Scotland’ı gezemedik, sadece dısarıdan görebildik. Siz giderseniz bizim yerimize de gezin. The Royal Mile, Edinburgh’ün en turistik caddesi. En görülmesi gereken noktalar bu caddede ve civarında toplanmıs. St. Giles Katedralini görmemiz ile sonu gelmeyecek “The Royal Mile fotograf seansı” basladı. 1124 yılında insa edilmis ve Iskoçya için en önemli katedrallerden biri. Noel ayininin dagılmasına denk geldik. Etraf cıvıl cıvıldı. Çok sevdim bu bölgeyi. Caddedeki kırmızı telefon kulübelerinde fotograf çektirmeyi instagram’cılara tavsiye ederiz. The Royal Mile’ın bir ucu Holyrood Sarayı, diger ucu Edinburgh Kalesi. Caddenin turistiklik seviyesi ile ilgili ikna olmussunuzdur bu cümleyle artık. :) Ilk etapta Holyrood Sarayı istikametine dogru yürümeye karar verdik. Edinburgh çıkmazlarla dolu ve en ünlüleri Mary King’s Close, Dunbar’s Close ve Bakehouse Close. Biz cadde boyunca denk geldigimiz bütün çıkmazlara basımızı uzattık. Basımız göge erdi mi? Hayır. :) Maksat turistçilik oynamak. Madem her yer kapalı, biz de dısarıda yapılacak ne varsa yapalım dedik. Sonra bir mucize oldu ve The Great Wizard magazasının açık oldugunu gördük. Benim gibi Harry Potter hayranıysanız biliyorsunuzdur: Edinburgh Harry Potter’ın dogdugu sehir. J. K. Rowling seriyi burada yazmaya baslamıs. Hatta tam olarak nerede yazdıgını da birazdan paylasacagım. Edinburgh’deki bir sürü yerden esinlenmis. O yüzden Harry Potter burada adeta kutsal. Bu The Great Wizard isimli magazada asadan kıyafete, aksesuardan kitaba, kupadan deftere aklınıza gelebilecek her türlü ürünü satıyor Harry Potter ile ilgili. Içeride de filmin müzikleri çalıyordu ve ben neredeyse kendimi kaybedecektim. Tolga bana Hogwarts Express yazılı çok tatlı bir kupa aldı oradan.













Magazadan çıkınca The Queen’s Gallery ve Holyrood Sarayı’na yürüdük gayda sesleri esliginde. The Önlerinde fotograf çektirdikten sonra tekrar geldigimiz yolu geri yürümeye basladık. Yol boyunca çok tatlı pub’lar gözümüze ilisti. Edinburgh pub kültürünün dibine vurmus ama saat daha öglen bile olmamıstı o yüzden pub’ları pas geçtik. Ben hala kendimi Hogwarts’a yeni kaydolmus gibi hissederken hemen J. K. Rowling’in Harry Potter’ı yazmaya basladıgı kafeye dogru yürüdük. Kafenin ismi The Elephant House. Ama maalesef burası da kapalıydı. :( Sıra bekleyip önünde fotograf çektirdikten sonra Harry Potter kitaplarındaki ve filmlerindeki Diagon Alley’e yani Victoria Street’e gittik. Burası, Iskoçya’nın en çok fotograflanan sokagı. Rengarenk binalar, tatlı mekanlar ve dükkanlar sag olsun sokaktan gözümü alamadım.

Victoria Street’ten sonra sıra geldi Edinburgh Kalesi’nin güzel fotograflarını çekmeye. The Vennel, kaleyi fotograflamak için harika bir açıya sahip. Burada fotograf çekip Grassmarket’ta dolandık. Çok güzel mekanlar var. Özellikle pub’lara bayıldım. Edinburgh’ün en eski pub’ı olan The White Hart Inn’de güzel bir bira için benim için.









Bu kadar dolasmaya karnımız acıktı ve açık bir yer arama çilemiz yine basladı. Gün içerisinde sık sık kahve ve atıstırma molaları veren biz Edinburgh gezimizde maalesef çok az mekan kesfi yapabildik. Ingiltere ve Iskoçya’da sevilen bir Italyan zinciri olan Bella Italia’nın açık oldugunu görünce çok sevindik ama saçma sapan pahalılıkta bir Christmas menüye bizi mecbur bıraktıkları için oradan kalktık. Edinburgh Cafe’yi açık görünce hemen içeri kostuk. Sansa sahipleri Türk çıktı. :))) Menü oldukça genis ve yemekler çok lezzetliydi. Lokal bir bira deneyelim istedik ve garsonumuz bize Fyne Ales Jarl’ı tavsiye etti; çok begendik. Karnımızı doyurup dinlendikten sonra yapacagımız son bir turistik aktivite kalmıstı: Merkeze olan uzaklıgına ve havanın sogukluguna aldırmadan sehrin en fotojenik sokaklarından biri olan Circus Lane’e yürümek. Hava karardıgı için fotograf anlamında sokagın hakkını veremedik ama küçücük sokaga bayıldık. Sokagın ucunda St. Stephen Kilisesi bulunuyor ve sokak çok sirin evlerle dolu.







Otele vardıgımızda aklımızda tek bir sey vardı: SICAK ÇIKOLATA! Iskoçya’nın meshur tereyaglı kurabiyelerinden almıstım gün içerisinde. Markası Walkers. Sıcak çikolata esliginde kurabiyelerimizi yedik ve erkenden uyuduk sabah Londra uçusumuz oldugu için. Noelin ertesi günü Londra trenleri çalısmadıgı için dönüsümüz uçakla oldu. Haymarket’ın oradan otobüsle yirmi dakikada havaalanına vardık kisi bası sadece dört buçuk pound vererek. Edinburgh’den ayrılırken aklım gezemediklerimde ve yiyemediklerimde kaldı. Bir gün buraya yeniden gelecegimden neredeyse emindim…




















































0 görüntüleme
  • Facebook Sosyal Simge
  • Instagram Sosyal Simge

Designed by  Princess G Diaries